islamgezginleri
hos geldiniz lütfen üye olunuz


islamgezginleri


 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
En son konular
» EN ESKİ VE EN GUVENİLİR
Cuma Şub. 10, 2017 9:51 am tarafından furkan54

» EN ESKİ VE EN GUVENİLİR
Cuma Şub. 10, 2017 9:49 am tarafından furkan54

» Allah Kötülüğü De İyiliği De Murad Eder
Paz Ocak 20, 2013 8:10 pm tarafından Selsebil

» Allah Her Şeyi Önceden Yazı İle Yaratır
Paz Ocak 20, 2013 8:09 pm tarafından Selsebil

» Nefsin mertebeleri
Paz Ocak 20, 2013 8:05 pm tarafından Selsebil

» İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür
Çarş. Ara. 26, 2012 8:41 pm tarafından Selsebil

» ----İnsan----
Çarş. Ara. 26, 2012 8:21 pm tarafından Selsebil

» Kalbin Manevi Halleri
Çarş. Ara. 26, 2012 7:58 pm tarafından Selsebil

Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Aralık 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
TakvimTakvim
ONLİNE HAC REHBERİ
3D MEKANLAR

Paylaş | 
 

 Sahabe-i kirâmın sünnete ittibâda gösterdiği hassasiyet

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
güller
Gelişmiş üye
Gelişmiş üye
avatar

Ruh Hali :
Lakap : güller
Rep Gücü : 1693
Nerden : Dünya misafirhanesinde yolcu.

MesajKonu: Sahabe-i kirâmın sünnete ittibâda gösterdiği hassasiyet   Cuma Ocak 08, 2010 11:37 am

SAHABE-İ KİRÂMIN SÜNNETE İTTİBÂDA GÖSTERDİĞİ HASSASİYET
Kur’ân-ı Kerim, nasıl Efendimiz’in risaleti ve sunduğu mesaj mevzûunda hassasiyet gösteriyor, sahâbe-i kirâm da, aynı şekilde O’ndan gelen her şeyi kemâl-i hassasiyetle kabulleniyor, korumaya alıyor ve neşrediyorlardı. Ne Efendimiz’in (sav) getirdiği esâsâta muhalif bir şey ortaya koymayı düşünüyor, ne de O’na muhalif bir beyanda bulunmayı akıllarının köşesinden geçiriyorlardı. Kur’an-ı Kerîm’in tabiriyle, O’ndan gelen her şeyi “içiyor” gibi alıyor ve belliyorlardı. Evet, İsrâiloğulları’nın ruhuna buzağı sevgisi içirildiği gibi, onların rûhuna da hakikat sevgisi, hakikatın yeryüzündeki tek temsilcisi Hz. Muhammed (sav) sevgisi öyle içirilmişti. Dolayısıyla, sünnet mevzûunda çok titizdiler. Nasıl titiz olmasınlar ki, Kur’ân-ı Kerîm, mes’eleyi bir iman mevzûu olarak ele alıyor ve: “Hayır hayır; Rabbine andolsun ki, aralarında anlaşmazlığa bâdî mes’elelerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde en ufak bir burkuntu duymadan ve tam bir teslimiyetle sana teslim olmadan iman etmiş olmazlar” (Nisâ, 4/65) buyuruyordu. Onların yaşadıkları hayatın saniyeleri, saliseleri, âşireleri hep bu hassasiyet içinde geçiyordu. Hayatlarını bu ölçüde bir hassasiyet içinde geçiren insanların, O’nun sünnetine karşı lâkayd kalmaları düşünülemez.
Şimdi, bir-iki misalle bu hususu biraz daha açalım:
1. Üsâme Seriyyesi
Allah Rasûlü’nün (sav) hayat-ı seniyelerinde teşyi’ buyurdukları en son seriyyeleri, Üsâme Seriyyesi olmuştu. Mübarek hayatlarının son günlerinde, Roma üzerine göndermeyi kararlaştırdığı ordunun kumandanlığına, “evlâdım” deyip evinde büyüttüğü Mu’te kahramanı Zeyd İbn Hârise’nin o çok sevdiği ve kucağında büyüttüğü oğlu Üsâme’yi getirmiş ve kendisine: “Allah’ın ismi ve bereketiyle babanın öldürüldüğü yere kadar git ve oraları atlarına çiğnet”47 buyurdu.
Üsâme’nin emrine verilen bu ordu içinde, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman gibi namlılar da vardı. Ordu hareket etmeden önce Efendimiz (sav) rahatsızlanmışlardı. Medine dışında hareket hazırlıkları yapılıyordu ki, hastalığın ağırlaştığı duyuldu... Bunun üzerine, Üsâme sancağı getirip O’nun kapısının önüne dikti ve huzûra girdi. Efendimiz artık konuşamıyordu. Üsâme diyor ki: “Ellerini semâya kaldırdıktan sonra üzerime indirdi. Bana dua ediyor olduğunu anladım.” Bu esnada Efendimiz’de biraz iyileşme emâreleri belirince, Üsâme yola çıkmak üzere ayrıldı. Ama, tam orduya hareket emrini verdiği sırada idi ki, Güneş’in, İki Cihan Güneşi’nin gurubu haberiyle her yan inledi.48 Evet, Üsâme’yi Mu’te’ye gönderen artık gitmişti. Gitmişti ama, arkasında, davasını, eserlerini, mirasını bihakkın, arızasız, kusursuz temsil edecek insanlar bırakıp öyle gitmişti. Hz. Ebû Bekir halife seçilince, o yanık sînelerin iniltileri arasında hemen bu işi ele aldı. Öyle kritik bir andı ki, vefat haberi sağa sola duyulur duyulmaz, bazı yerlerde irtidad hâdiseleri baş göstermişti. Müseylemetü’l-Kezzab, Esvedü’l-Ansî ve daha niceleri Efendimiz henüz hayatta iken, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlardı. Bunlar, Efendimiz’in(sav) vefat haberini alınca, her tarafta fitne ateşlerini körüklemeye başladılar. İşte İslâm ordusu tam bu hengâmede, her zaman Medine üzerine gelebilecek olan Bizanslılara karşı gönderilecekti. Orduyu Rasûlullah (sav) hazırlamış; sonra da: “Üsâme ordusu’nu gönderin” buyurmuştu. Sahâbe ve başta Hz. Ebû Bekir, başka mülâhazalarla O’nun emrinden kıl kadar sapamazlardı. Halife-i Müslimîn: “Vallahi, canavarlar dört bir yandan üzerimize saldırsalar, Rasûlullah’ın dalgalandırdığı bu bayrağı indirmek istemem” diyerek, orduya hareket emri verdi. Hem de o ordunun teşyi’ine hususi bir önem vererek; öyle ki, genç komutan at üstünde giderken, kendisi yaya olarak, onu teşyî’ ediyordu. Evet, işte sahâbe, bu idi; en hassas dönemlerde dahi, Efendimiz’den (sav) gelen emirlere bu ölçüde hassasiyetle uyarlardı.

2. Fedek Arazisi ve Hz. Fâtıma (r. anha)
Medîne, Efendimiz’in vefatının ardından nisbî bir şok yaşıyordu. Sahâbe, hususiyle de Hz. Ebû Bekir’in (ra) içi cayır cayırdı. Bu esnâda, Peygamberimiz’in biricik kızı, ciğerparesi, Ehl-i Beyt’in annesi Hz. Fatıma Vâlidemiz: “Babamın Fedek’teki mirası” diyerek Halîfe-i Müslimîn’in kapısına dayandı. Şimdi o, çok sevdiği, herkese ve her şeye tercih edeceği Hz. Fatıma’ya ne cevap verecekti? O’nu incitemezdi; Rasûlullah’ın (sav) hâtırası olan bu ince, bu müstesnâ anamızı incitmeyi gönlünden bile geçirmezdi. Ama, Rasûlullah’ın sünneti, kendi mirası mevzûunda bıraktığı sünneti en kıymetli şahıslar için bile fedâ edilmezdi. “Ben, Rasûlullah’ın yaptığı hiçbir şeyi terkedemem”49 diyen İslâm’ın bu Yüce Halifesi, Hz. Fâtıma Validemiz’e Rasûlullah’tan duyduğu: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız; bizim bıraktığımız, sadakadır”50 hadîsini nakletti. O’ndan kalan, O’nun sağlığında sarfettiği yere sarfedilecekti. Evet bu en nazik anda bile sünnete muhalefet düşünülmüyordu.

3. Zekat Vermek İstemeyenlere Karşı Tavır
Yine aynı günlerde, namaza karşı tekâsül gösterenler ve “zekât vermeyiz” diyenler vardı. Hattâ, Hz. Ömer Efendimiz’in (ra), dehâsına esen değişik ilham esintilerinin tesiriyle, “şimdilik zekâta müsaade etsek” dediği rivayet olunur. Bu mevzûda sahih rivayetlerle gelen: “Ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına, (O’ndan başka Ma’bûd-ü bi’l-Hak, Maksûd-i bi’l-İstihkak bulunmadığına) ve Hz. Muhammed’in (sav) Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet edinceye ve namazlarını edâ edip, zekâtlarını tastamam verecekleri âna kadar insanlara karşı savaşmak ve yaka-paça olmakla emrolundum. Bunu yaptıkları takdirde, mallarını ve canlarını bana karşı korumuş olurlar; şu kadar ki, İslâm’ın bir hakkı vardır (zekât verecekler, sadaka verecekler, öşür verecekler...). Hesapları, (bu mevzûdaki samimiyetleri) ise Allah’a kalmıştır”51 hadîs-i şerifinden haberdar olan Hz. Ebû Bekir Efendimiz (ra): “Allah’a yemin olsun ki, kim namazla zekâtın arasını ayırırsa, onunla harbederim. Şüphesiz zekât, malın hakkıdır. Rasûlullah’a verdikleri bir dişi oğlağı bile benden esirgerlerse, vallahi onlarla harbederim”52 buyurarak, her mevzûda olduğu gibi, bu mevzûdaki hassasiyetini de ortaya koyuyordu.
Hz. Ömer Efendimiz (ra) de, şüphesiz ondan daha az hassas değildi. O, sünnetin hükümleri karşısında öylesine titizdi ki, konuşurken, talimat verirken, hutbe okurken, konuşmasının en can alıcı noktasında kendisine Kitâbullah’tan ve Sünnet-i Rasûlullah’tan bir hüküm hatırlatıldığında hemen dururdu. Bu yüzden onun için: “Hak mevzûbahis olunca hemen durup inkıyad eden” derlerdi. Hadîs ve tarih kitaplarında: “Ömer hata etti, kadın doğruyu söyledi; bir kadın bile senden daha fakîh ey Ömer; çarşılarda rızık peşinde dolaşmak, Ömer’i Rasûlullah’ın meclislerinden, dinini öğrenmekten alıkoydu”53 şeklinde, bizzat onun ifadesi olan ve o yüce kâmetini daha da yücelten pek çok misaller vardır. O dev insan, hak karşısında en ufak itirazda bulunmaz, bulunmayı aklının ucundan bile geçirmezdi.

4. Sünnete İttibadaki Hassasiyet
a. İşte bu büyük mantığın, büyük ferasetin, büyük kıyâsetin ve büyük dehânın temsilcisi zat, bir gün el parmaklarının diyeti mevzuunda içtihadda bulunmuştu. Sahâbeden biri ona itiraz edip: “Ey Mü’minlerin Emîri! Ben Rasûl-i Ekrem’den (sav) duydum, buyurdular ki: Bir elin beş parmağı, iki elin on parmağı, el için kararlaştırılan diyet ne ise onu eşit olarak bölüşürler. İki el tam bir diyet, bir el de onun yarısıysa, tek tek her parmağa on deve düşer.”54 Hz. Ömer, beyninden vurulmuşa dönmüştü ve: “Ey Hattaboğlu! Rasûl-ü Ekrem’in eserinin olduğu yerde, sen nasıl içtihad edersin?” demişti. Evet sünnet, sünnet insanında kendisini bütün ağırlıyla hissettiriyordu.
b. Sahâbe’nin, İbn Ümmü Mektûm gibi, Sevbân gibi, binek üstündeyken ellerinden kamçı düştüğünde dahi, “ver” dememek için inip kendileri alacak kadar istemekten hayâ ve hazer eden fakirlerinden Abdullah İbn Sa’dî naklediyor: “Hz. Ömer ganimetlerden bana bir pay ayırdı. Ben: “Ey emîre’l-mü’minin, beni bu mevzûda zorlama” dedim. Bana dedi ki: “Vallahi, ben de senin gibiydim. Bir defasında, Allah Rasûlü (sav), bana bir şey vermek istediğinde istiğnâ gösterdim. Buyurdular ki: “Al bunu, mal edin kendine, istersen tasadduk edersin. Sen istemeden, beklemeden, dileyip dilenmeden sana bu dünya malından gelirse al, bunda beis yoktur”. Ben, sana Resûlullah’ın sözünü tekrar ediyorum. Onun, hakkımızda bu mevzuda verdiği hüküm budur.”55
c. Yine bir defasında, Hz. Ömer (ra), şerefli sahâbi Zeyd İbn Halid el-Cühenî’nin mescidde ikindi namazından sonra namaz kıldığını gördü. Namaz mü’minin miracıdır, nurudur, sefine-i dinin direğidir. Namazla nâmütenâhiye yürünür, namazla sonsuzluklara yelken açılır. Ama, namazın da kılınacak vakti vardır, kılınamayacak vakti vardır; o, sünnete uygun kılındığında ibadet olur. Yoksa bid’at olur. Cumhûra ve cumhûr-u sahâbeye göre ikindiden sonra nâfile namaz kılınmaz; bu yüzden Ömer, elindeki kılıçla Zeyd İbn Halid el-Cühenî’ye vurur ve sünnet mevzûundaki hassasiyetini ortaya koyar. O’nun bu hassasiyetine karşı, Hz. Zeyd de aynı hassasiyetle cevap verir: “Başımı parça parça da etsen, Allah Rasûlü’nü ikindiden sonra nâfile namaz kılarken gördüğüm için, bu iki rekâtcığı asla terketmeyeceğim.”56
Bu mevzûda Ümm-ü Seleme Vâlidemiz’den gelen bir rivayet vardır: Efendimiz, evrâdını, nâfilelerini, hatta âdet edindiği ibadetlerinin hiçbirini terketmezdi. Şayet geceyi ihyâ edememişse kalkar, namazla-niyazla gündüzü nurlandırırdı. Bu cümleden olarak, bir gün misafir heyetler bastırdı ve öğlenin son sünnetini kılamadı. Derken ikindi oldu ve mescidde ikindi namazını edâ ettikten sonra hücre-i saâdete çekilip, öğlenin geçen son sünnetini kıldı. Ümm-ü Seleme Validemiz: “İkindiden sonra namaz var mı?” diye sordu ve şu cevabı aldı. “Gelen heyet, beni meşgul etti. Öğlenin son iki rekatını kılamadım; eksik kalmasın diye şimdi kıldım.”57 İhtimal, Zeyd İbn Halid el-Cühenî’nin, Efendimiz’den gördüğü de, bu veya buna benzer bir vakaydı. Evet, bu fıkhî mes’elenin menşei her ne olursa olsun, önemli bir hususu hatırlatmakta ki o da, sahâbe-i kirâmın her ferdinin sünnet mevzûunda gösterdiği derin hassasiyettir.
Sünnet mevzûunda son derece hassas olan Hz. Ömer (ra), secdedeyken hançer yemiş ve öyle bir yolla Rabbisine yürümüştü. Son dakikaları ki O’nun o vaziyetini en iyi anlatan “Nabzıma el vurdu binbir tabîbân/ Dediler, derman yok buna, ne çâre?” mısralarıydı. İşte, o esnada: “Yâ emîre’l-mü’minin, yerine birini tavsiye eder misin?” dediklerinde, verdiği cevaplar, onun nasıl bir sünnet kahramanı olduğunu göstermesi bakımında çok manidardır: “Eğer yerime birini bırakacak olursam, gerçek şu ki, benden hayırlı olanı da bırakmıştı; bırakmayacak olursam, benden hayırlı olan da bırakmamıştı.”58 Rasûlullah Efendimiz’in (sav) bırakmadığını, Hz. Ebû Bekir’in (ra) ise bıraktığını ve her ne şekilde davranırsa davransın, sünnete muhalefet etmiş olmayacağını ifade ediyordu. Ancak, Rasûlullah’la (sav), -Hz. Ebû Bekir de olsa- bir başkası bahis mevzûu edildiğinde, tercih, Rasûlullah’ın sarîh yolu istikametinde olacaktı. İşte, Hz. Ömer de böyle yapmakla beraber, ümmetin salâhı adına orta bir yol tutmuş: Efendimiz’in (sav) vefat ederken kendilerinden râzı olduğu cennetle müjdelenmiş on sahâbîden altısı o gün henüz hayattaydı ve oğlu İbn Ömer’i hakem, Ka’ka’ayı da kapılarında nöbetçi yaparak: “Daha benim cenazem kalkmadan bu işi aranızda halledin” deyip, mes’eleyi onlara havâle etmişti. Zira, Ümmet-i Muhammedin çok kısa bir süre için bile olsa, başsız kalmasını istemiyordu.
d. Yine, Hz. Ömer, devr-i hilâfet penâhîlerinde Kâbe’yi tavaf ederken geçmiş peygamberlerin bûselerine mazhar olmuş bulunan Hacerü’l-Es’ad’e (Saâdetli Taş) yaklaştı. Bu her ne kadar Allah’ın sırrını ve nûrunu ihtiva ediyor da olsa bir taştır. Cihanı idare eden o muhteşem dimağ, yaklaştı ona ve şöyle dedi: “Biliyorum ki, sen bir taşsın; fayda da vermezsin, zarar da. Eğer, Rasûlullah’ı seni öperken görmemiş olsaydım, ben de seni öpmezdim.”59 Evet, Hz. Ömer’in o mübarek taşı öpmesine sebep, sünnete olan bağlılığıydı.
e. Sünnet, sahâbe-i kirâm için mukaddes bir emanetti ve ona riayet ölçüsünde Allah’a ve Rasûlullah’a kurbiyet kazanacaklardı. -Allah korusun- riayet etmezlerse, belki de hain muamelesi göreceklerdi. İşte, Hz. Ali (ra), Meysere İbn Yakub’un rivayetine göre, Kûfe’deyken bir defasında ayakta su içti. Meysere: “Ayakta su mu içiyorsun?” diye sorunca da şu cevabı verdi: “Ayakta içmişsem Rasûlullah’ı(sav) ayakta içerken gördüğümdendir; otururken içersem, Rasûlullah’ın oturarak içtiğini gördüğümdendir.”60 Sınırları korumak gerekiyordu; evet o nasıl yapmışsa öyle yapmak ve aynı şekilde gelecek nesillere intikal ettirmek iktiza ediyordu. Gerçi, Efendimiz’in oturarak içme husûsunda tavsiyeleri ve buna terettüb eden birtakım faydalar varsa da, bu bir vecibe değildi ve “ayakta hiç su içilmez” diye, âdâb-ı nebevî’yi farz yerine koyup herkesi bir noktaya zorlamanın mânâsı da yoktu.
f. Abd İbn Hayr naklediyor: “Hz. Ali, mestlerin üstünün meshedilmesi mevzûunda şöyle buyurur: “Rasûlullah’ı mestlerin üstünü meshederken görmemiş olsaydım, bana göre onların altını meshetmek daha uygun olurdu.”61 Onun bu ferdî görüşü sünnete teslim olmanın ve sünnetin olduğu yerde içtihâda tevessül edilemeyeceğinin ifadesiydi; ve, işte onlar, sünnet mevzûunda bu kadar hassas idiler.
g. Hz. Ali olsun, Hz. Osman olsun, Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ömer olsun, ya da bütün sahabiler olsun, ne zaman kendi görüşlerinin aksine sünnetten bir hüküm rivayet edilse, hemen o anda sünnete ittiba eder ve çevreye yayılmış da olsa, kendi görüşlerini derhal terkederlerdi. İşte, yine Hz. Ömer; İslâm’da bilhassa hatâen öldürmelerde diyet, âkıleye düşer; yani, bir kişi hatâen birini öldürse, öldürülenin diyetini vermek, öldürene değil: ‘borç ve harç ölçüsünde fayda’ kaidesi gereği, öldürenin mirasçılarına düşer ve bunlara ‘âkıle’ denir. Hz. Ömer Efendimiz, bu mevzûda kadının kocasının diyetine mirasçı olamayacağı kanaatinde idi. Fakat, Dahhâk İbn Ebî Süfyan kendisine: “Yâ emîre’l-mü’minîn, siz böyle hüküm veriyorsunuz ama, Eşyem İbn Dıbâbî vefat edince, Allah Rasûlü (sav) onun diyetinden zevcesine miras verdi” deyince, Hz. Ömer kararını değiştirmiş ve: “Bundan sonra, kadınlar kocalarının diyetinden miras alacaklardır”62 diye ilânatta bulunmuştur.
ğ. Ümmetin emîni Ebû Ubeyde İbn Cerrah (ra), Hz. Ömer’in en çok sevdiği dostlarından biriydi. O kadar ki, ölümle pençeleştiği demlerde: “Ebû Ubeyde hayatta olsaydı, yerime onu tavsiye ederdim”63 buyurmuştu. Evet, onca sıkıntıdan sonra Müslümanlara yönelen dünya, Ebû Ubeyde’de en ufak bir değişiklik yapmamıştı. Bir defasında, Hz. Ömer, bu şerefli sahâbenin çadırına girdiğinde, fatih ordulara kumanda eden bu büyük zâtı, kumların üzerinde okunu hazırlayıp, yayını gererken bulmuş ve: “Dünya herkesi değiştirdi ama, seni değiştiremedi yâ Ebâ Ubeyde” diyerek ağlamıştı. Evet, Hz. Ömer onu o kadar seviyordu. Ebû Ubeyde (ra) başkumandanken, Amvâs’ta İslâm ordusuna veba musallat oldu. Hz. Ömer, Amvâs’a kadar gelmiş ve vefakâr dostu Ebu Ubeyde’yi ziyaret etmek istemiş ama, salgın vebadan dolayı Amvâs’a girmesi uygun görülmemişti. Görülmemişti ama, askerlerini ve hele Ebû Ubeyde’yi görmeden oradan ayrılmayı hazmedemiyordu. O, bu düşünceler içindeyken, Abdurrahman İbn Avf geldi ve: “Yâ emîre’l-mü’minîn, ben Rasûlullah’tan şunu işittim, buyurdular ki: “Bir yerde vebâ çıktığını duyarsanız, oraya adımınızı atmayın; bulunduğunuz yerde vebâ başgösterirse, o zaman oradan çıkmayın.”64 Hz. Ömer Efendimiz (ra), Yezîd İbn Ebî Süfyan (ra) ve Muaz İbn Cebel (ra) gibi sahâbenin büyüklerinin de içinde bulunduğu, o güzîdeler güzîdesi kudsîler ordusundan pek çoğunu önüne katıp götüren vebâlı şehre girmedi ve sünnet hatırına vefakâr dostunu göremeyerek, içi yana yana bulunduğu yerden geri döndü.
İşte sünnet, bu hassas ruhlar meşcereliğinde, şok seviyesindeki hadiselerle beslene beslene ve hayatla yoğrula yoğrula hadis muhakkiklerinin kitaplarına aktı... Ve gelip bize ulaştı.

sonsuz nur 3
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hakikatdamlalari.net/
 
Sahabe-i kirâmın sünnete ittibâda gösterdiği hassasiyet
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
islamgezginleri :: (¯`·.(¯`·.Hz. Muhammed Mustafa (sav).·´¯).·´¯) :: HADİS VE SÜNNET-
Buraya geçin: