islamgezginleri
hos geldiniz lütfen üye olunuz


islamgezginleri


 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
En son konular
» EN ESKİ VE EN GUVENİLİR
Cuma Şub. 10, 2017 9:51 am tarafından furkan54

» EN ESKİ VE EN GUVENİLİR
Cuma Şub. 10, 2017 9:49 am tarafından furkan54

» Allah Kötülüğü De İyiliği De Murad Eder
Paz Ocak 20, 2013 8:10 pm tarafından Selsebil

» Allah Her Şeyi Önceden Yazı İle Yaratır
Paz Ocak 20, 2013 8:09 pm tarafından Selsebil

» Nefsin mertebeleri
Paz Ocak 20, 2013 8:05 pm tarafından Selsebil

» İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür
Çarş. Ara. 26, 2012 8:41 pm tarafından Selsebil

» ----İnsan----
Çarş. Ara. 26, 2012 8:21 pm tarafından Selsebil

» Kalbin Manevi Halleri
Çarş. Ara. 26, 2012 7:58 pm tarafından Selsebil

Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Ekim 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
      1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031     
TakvimTakvim
ONLİNE HAC REHBERİ
3D MEKANLAR

Paylaş | 
 

 SÜNNETİN RASÛLÛLLAH (sav) ZAMANINDA KAYDEDİLMESİ VE BİLÂHARE TEDVÎNİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
güller
Gelişmiş üye
Gelişmiş üye
avatar

Ruh Hali :
Lakap : güller
Rep Gücü : 1693
Nerden : Dünya misafirhanesinde yolcu.

MesajKonu: SÜNNETİN RASÛLÛLLAH (sav) ZAMANINDA KAYDEDİLMESİ VE BİLÂHARE TEDVÎNİ   Cuma Ocak 08, 2010 11:39 am

Sünnetin, Ömer İbn Abdülaziz döneminde tedvîn edildiği doğru olmakla birlikte eksik bir görüştür.. ve bu hususta gözden kaçırılan önemli bir nokta vardır ki, Rasûlullah’ın sağlığında bazı sahabîler tarafından Kur’ân gibi sünnetin de yazılıp, kayda geçirildiğidir.

1. Kur’ân’la Gelen Okuma-Yazma Seferberliği
Devr-i Risâletpenâhî’de Araplar büyük ölçüde okuma-yazma bilmiyorlardı ama, bilhassa Mekkelilerin etraf kabilelerle sürekli münasebetleri olduğundan içlerinde okuyup-yazanlar hiç de az değildi. Ayrıca, Kur’ân’ın inmeye başlamasıyla okuma-yazma kapıları da bütün bütün açıldı; zira her Müslüman Kur’ân’ı, Kur’ân’ın ahkâmını din adına bellemek mecburiyetindeydi. Bu itibarla da âdetâ Kur’ân’ın inişiyle beraber bir ilim, kültür seferberliği başlamıştı. Tabakat kitaplarının kaydettiğine göre, Allah Rasûlü’nün etrafında kırk civarında vahiy kâtibi vardı.154 Bunlar, sıradan okuma-yazma bilen insanlar değildi.. vahiy katibi demek, kendisini Kur’ân’ı yazmaya adamış insan demekti ki; bugünkü tabirle, Efendimiz’in (sav) özel kalem müdürleri, sekreteri ve bu işe tahsis edilmiş katipleriydi.
O günlerde okuma-yazma o derece teşvik ediliyordu ki, Bedir Muharebesi’ni müteâkip esirlerin (kurtuluş) fidyesi olarak, bir esirin on kişiye okuma-yazma öğretmesi kararlaştırılması önemli bir hadiseydi155 ve o güne göre çok ileriydi. Evet o gün, herkes okuma-yazmaya koşuyordu; zira hayatlarını alâkadar eden, yepyeni ve orijinal bir şey vardı ortada. Bu dindi, Kur’ân’dı. Dine susamış insanlar onu her yönüyle alacak, belleyecek, hazmedecek ve hayatlarına hayat yapacaklardı. Köylüsü-şehirlisi; evinde, bağında, bahçesinde Kur’ân için kalemi kulağında bekliyordu ki, daha sonra, hadîsle iştigal edenler, ‘kalemin kulakta olmasını’ bu işin âdâbından sayacaklardı. Böylece, belki de insanlık tarihinde ilk defa İlâhi bir kitap, kıyâmete kadar kalacak, geçerliliğini koruyacak ve korunacak şekilde tesbit ediliyordu.
Kur’ân-ı Kerîm bu şekilde kayıtlara geçip, yazıldığı, tesbit edildiği gibi, onun müfessiri, açıklayıcısı, anahtarı.. icmalini tafsil, mübhemini tefsir, mutlakını takyîd ve umûmunu tahsis eden ve ayrıca ikinci bir teşri’ kaynağı olan sünnet de kaydediliyor, korunmaya alınıyor, küllî, umûmî ve resmî tedvîne hazır hale getiriliyordu.

2. Tedvîne Zıt Deliller
Bu mevzûda, önce sünnetin Efendimiz’den (sav) çok sonraları yazılıp kayda geçirildiğini ileri süren müsteşriklerin ve onların tesirindeki Müslüman yazarların kendilerine delil edindikleri hadîslere bir göz atalım:
Takyîdü’l-İlm’de Ebû Saîdi’l-Hudrî naklediyor: “Biz, kitâbet mevzûunda peygamberden izin istedik de, bize izin vermedi.”156
Goldziher ve takipçilerinin delil diye ileri sürdükleri bu rivâyeti hadîs mütehassısları kayda değer bulmamışlardır. Tabii bu arada, Müslim-i Şerif gibi sıhhatli bir kaynakta, yine Ebû Saîdi’l-Hudrî’nin rivayet ettiği şu hadîs de var : “Benden bir şey yazmayınız. Kim, benden Kur’ân dışında bir şey yazmışsa, onu imhâ etsin.”157
Yine, “Takyîdü’l-İlm”de, hadîse çok önem veren ve hadîsin kaydını şiddetle arzu eden, fakat kayda lüzum görmeden duyduğu şeyi bir defada ezberleyen hâfıza dâhisi Hz. Ebu Hureyre’den (ra) şu rivâyet nakledilmektedir: “Allah Rasûlü (sav) yanımıza geldi. Bazı arkadaşlarımız, hadîsle alâkalı bir şeyler yazıyorlardı. “Ne yazıyorsunuz?” diye sordular. Onlar da; “Sizden duyduğumuz hadîsleri yazıyoruz” diye cevap verince Rasûlullah şöyle buyurdular: “Sizden önceki ümmetlerin, Allah’ın kitabının yanı†sıra başka kitaplardan da birşeyler yazdıkları, (başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını biliyor musunuz?”158
Naklettiğimiz rivâyetlerde yasağın mantığı bellidir: Kur’ân olsun, Tevrat veya İncil olsun, Allah’ın kitabının başka yazı ve sözlerden tecrid edilmesi; etrafına, nebîlerin veya daha başkalarının sözlerinin yazılmaması gerekirken, buna uyulmamış; neticede de Tevrat’a kenarlarından çok şey sızmış, İncil birken, birkaç yüz yıl sonunda kabarmış, mücelledlere ulaşmış.. ve derken her iki cemaat de bu şekilde sırât-ı müstakîmden ayrılıp, dalâlet yollarına sapmışlardır. Bu hakikat, bilhassa hadîsin yazılmasına müsaade eden, hattâ emreden ve yasaklayan hadîslerden çok daha fazla, tesbit üzerinde duran sahih rivâyetle bir arada mütâlâa edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
Yukarıda kendisinden “yazma”yı nehyeden hadîsin rivâyetini aldığımız Hz. Ebû Hüreyre (ra), şöyle demektedir: “Ashâb-ı Rasûlullah (sav) arasında benden daha fazla hadîs sahibi kişi yoktur, ancak Abdullah b. Amr İbn el-Âs müstesnâ; çünkü, ben yazmazdım, o yazardı”159. Gerçekten, bizzat Abdullah b. Amr Hazretlerinin ifadesine göre, o Rasûlullah’tan (sav) duyduğu her şeyi yazardı. Kendisine “Sen, Allah Rasûlü’nün (sav) ağzından çıkan her şeyi yazıyorsun; halbûki, o da bir beşerdir. Öfkelendiği zaman da olur, hoşnut olduğu zaman da” diyenler oldu. (Bu sözleri kimlerin söylediğini edeb açısından ve gerekmediği için hadîs râvileri ketmederler.) Abdullah İbn Amr, bunun üzerine yazmayı bıraktı ve mes’eleyi Allah’ın Rasûlü’ne arzetti. Efendimiz (sav) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular: “Yaz; hayatım elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, buradan haktan başkası çıkmaz.”160
O, bir beşer de olsa, yine nebî idi; gazaplanması da, hoşnudluğu da Allah içindi ve her halûkârda hakkı söylerdi. Evet O’nun hiçbir sözü hevâsından değildi ve beşerî arzularından kaynaklanmıyordu.. daha doğrusu O, kendinden konuşmuyor; ancak kendine vahyolunanı söylüyordu (Necm, 53/3). Fıtratı, vazifesiyle bütünleşmiş ve her şeyiyle peygamberâne idi. Sadrı açılarak şeytanın ve nefsin payı her ne ise o çıkarılmıştı ve artık fıtrat-ı beşeriye ve tabiatın, O’nun nurlu nübüvvet hayatına müdahaleleri söz†konusu değildi. O’nun söylediği her şey dindi; dolayısıyla “yaz” buyurmuşlardı.

3. Hadîslerin Tedvîn Edildiğini Gösteren Deliller
Kaynaklarda yine yazma ile alâkalı olarak şunu görüyoruz:
Bir adam, Huzûr-u Risâletpenâhî’ye gelerek: “Yâ Rasûlallah, ağzınızdan çok şey duyuyoruz; ama bunları anında ezberleyemiyoruz. Bu hayâtî şeyler, çok defa kaçıp gidiyor” diyerek hıfzından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Efendimiz (sav), ona: “Sağ elinden yardım iste”161 yani yazarak, hıfzına yardımcı ol buyurdular.
Yine, Takyîdü’l-İlm’de şunu okuyoruz:
Râfi’ İbn Hadic, Efendimiz’e (sav): “Yâ Rasûlallah, sizden çok şey işitiyoruz, yazalım mı?” diye sordu. Allah Rasûlü de ona şu cevabı verdiler: “Yazın, hiç mahzuru yok.”162
Bunlardan ayrı olarak İmam Dârimî ve İbn Hacer’in, kitaplarında, Efendimiz’in (sav) kısas, diyet ve şerâia dair yazdırdığı bazı hükümleri, Yemen’de Amr İbn Hazm’a gönderdiğini ve ayrıca Vâil b. Hucr’e ahdnâme yazdığını okuyoruz.163
Yine, İmam Dârimî, kitabının mukaddimesinde zikrettiği üzere, Efendimiz (sav): “İlmi yazarak, kaydedin”164 buyurmuşlardır.
Yine, sahih hadîs kaynaklarının, Ebû Hureyre’den (ra) rivâyetine göre, Mekke’nin fethinde Efendimiz (sav), bir münâsebetle hutbe îrâd buyururken, Yemenli Ebû Şâh isimli bir zat ayağa kalkarak: “Yâ Rasûlallah bunları benim için yazınız” der, Efendimiz (sav) de: “Ebû Şâh için yazınız”165 buyururlar.
Allah Rasûlü’nün (sav) irtihâlinden birkaç gün önceydi ki, hastalığının ağırlığına rağmen ümmetinin selâmeti adına: “Bana bir kalem kâğıt getirin; veya defter gibi bir şey getirin; size bir şey yazayım da, benden sonra dalâlete düşmeyin” buyurdular. Bunu söylediklerinde ızdırapları çok fazlaydı; o esnada Hz. Ömer: “Elimizde Allah’ın kitabı var, o bize yeter” dedi.. dedi ve bu bir sahabî içtihadıydı. Buna karşılık İbn Abbas ise: “Rasûlullah’la yazacağı şey arasına girildi, yazık oldu”166 dedi. O, buna ömrü boyunca üzülecekti; fakat yine ömrü boyunca, araya giren Hz. Ömer’e karşı da içinde hiçbir şey hissetmeyecekti.. hissetmek şöyle dursun onun hep yakınında olacaktı.. Hz. Ömer, nerede hutbe îrâd edecek olsa, Mekke’de ise Mekke’den, Basra’da ise Basra’dan kalkar ve oraya gelirdi.167 Bu itibarla denebilir ki, bu mevzu ile alâkalı, Hz. Ömer hakkında kalblerde en ufak birşey hasıl olmamıştı.. olamazdı da; zira Rasûlullah (sav), o sözünü bir daha yenilemediler. Efendimiz’in (sav) ümmetinin dalâlete düşmemesi için yazmak istediği, ister kendinden sonraki halifeyle alâkalı olsun, ister başka konularla alâkalı.. bilinen bir hakikat varsa o da kendinden sonraki halifeye -bir kişi dışında- herkesin biat etmesiydi. Daha sonra aynı makama gelen Hz. Ömer’e ilk başta itiraz edenler olduysa da, bilahare biat etmeyen kalmadı. Hz. Osman ve Hz. Ali zamanında ise ayrılıklar baş gösterdi... Yoksa, Hz. Ebû Hureyre’nin: “Rasûlullah’tan iki kap dolusu ilim belledim; bunlardan birini saçtım, neşrettim; diğerini neşretseydim, bu başım kesilirdi”168 sözüyle ifade ettiği ilim miydi? Veya Hz. Huzeyfe’ye (ra) verdiği sırlar mıydı? Efendimiz’in (sav) yazacağı şey gizli kaldı ama, burada esas bizi alâkadar eden husus, devr-i risâletpenâhîlerinde hadîslerin yazıldığı, bizzat kendisinin yazdırdığı ve yazdırmak istediği gerçeğidir.
Abdullah İbn Amr b. el-Âs’dan başka Efendimiz’in hadîslerinden hiç olmazsa bazılarını yazan başka sahâbîler de vardı. Meselâ, Seyyidinâ Hz. Ali (ra), içinde yaraların diyeti, Medine’nin hürmeti, kâfir karşısında mü’minin öldürülmeyeceği ve daha başka hususlarla alâkalı hükümler bulunan bir sahifeyi kılıcının bir yanında asılı taşırdı. Şîası: “Sende Rasûlullah’ın bizzat sana tevdi ettiği, husûsî bir şey var mı?” diye sorduğunda: “Hayır, umuma ait emirlerden bir kısmı var” demiş ve yukarıda zikrettiğimiz şekilde, nelerin bulunduğunu söylemişti.169 Yine, Hz. Ömer’in kılıcının bir yanında, içinde savâim, yani kırda yayılan hayvanların zekâtıyla ilgili hükümler bulunan bir sahife vardı170. Aynı şekilde, İbn Sa’d’ın Tabakat’ında kaydedildiğine göre, İbn Abbas, vefatında geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı ki, bunlar umumiyetle Allah Rasûlü’nden ve ashâb-ı kirâmdan duyduğu şeyleri ihtiva ediyordu171. İbn Hişâm’ın naklettiğine göre, Efendimiz (sav) Medine’ye teşriflerinde Yahudilerle bir anlaşma akdetmiş ve bazılarınca hukuk açısından İslâm’ın ilk anayasası kabul edilen bu anlaşma kayda da geçmişti. Bu anlaşma: “Bu Kureyş’ten mü’minler ve Müslümanlarla -ihtimal, mü’minlerin içinde henüz imanı içlerine tam sindiremeyenler ve münâfıklar da bulunduğundan, ayrıca ‘Müslümanlar’ lafzı da kullanılmıştı- ehl-i Yesrib ve onlara tabî olanlar, katılanlar ve onlarla beraber mücâhede edenler arasında kavl-i fasl olarak Rasûlullah Hz. Muhammed’in (sav) kitabıdır” diye başlıyordu.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Amr İbn Hazm’a Efendimiz’in (sav) gönderdiği diyet ve kısas gibi hükümlerle alâkalı yazısı,172 torununun torunu Ebû Bekir b. Muhammed’e.. aynı şekilde, Efendimiz’den (sav), âzadlısı Ebû Râfî’ye geçen bir tomar kâğıt ise, tabiîn döneminde Ebû Bekir İbn Abdurrahman İbn Hâris’e intikal ediyordu.173 Tabiînin en büyük fakihlerinden olan bu zât, bu klasörü hayatında eline geçmiş en büyük ganimet olarak telâkki ederdi. Efendimiz (sav) zamanında aynen Kur’ân gibi yazılan, ağaç parçaları, kemikler ve deriler üzerine kaydedilen hadîsler, aynen tabiîn ve tebe-i tabiîne intikal ediyor, onlar da bunu muhafaza ve naklediyorlardı. Aynı şekilde tabiînin büyük imamlarından Mücâhid İbn Cebr, Abdullah İbn Amr İbn el-Âs’ın “es-Sahîfetü’s-Sâdıka” denilen, Efendimiz’den (sav) duyduğu hadîsleri topladığı kitabı görmüştü. Mücahid, onu: “Abdullah b. Amr’ın önünde gördüm, hattâ elimi uzattım ama, elimi dokundurtmadı” diyordu. Evet Mücahid, binbir ihtimam içinde saklıyor ve koruyordu onu. İbn Esîr’in verdiği bilgiye göre, bu klasörün içinde bin kadar hadîs vardı. Bu hadîsler, daha ziyade, “an Zeynil-Abidîn, an Hüseyn, an Ali b. Ebî Tâlib” gibi, bir kesime göre hadîste “silsiletü’z-zeheb” (altın silsile) denilen, senede benzer şekilde, İbn Amr’ın kendisi, oğlu ve torunundan müteşekkil “an Amr İbn Şuayb, an ebihi, an ceddihi” senediyle kaynaklara geçmiştir. Bu silsileyle gelen 500 kadar hadîs vardır, sahih hadîs kaynaklarında.

4. Değerlendirme
Evet, hadîsler, müsteşriklerin iddia ettikleri gibi, Efendimiz’den yüz sene sonra Ömer İbn Abdülaziz’in emriyle kaydedilmedi; aksine bizzat tâ Efendimiz zamanında kaydedildi, kaydedildi ve ezberlendi.. ve bu metinler daha sonra da gerek yazılı gerekse sözlü olarak arkadan gelen nesillere aktarıldı. Uhud’un büyük şehidi Abdullah İbn Cahş’ın oğlu büyük sahabî Câbir de, vefatında İbn Abbas gibi, arkaya büyük bir miras, yani Allah Rasûlü’nün hadîslerini kaydettiği büyük bir kaynak bırakmıştı174. Bütün bunlardan ayrı olarak, Hemmâm b. Münebbih’in “es-Sahîfetü’s-Sahîha”sı da aynı dönemden kalma en mühim hadîs kaynaklarından biri olma imtiyazını taşır. Hemmâm, Ebû Hureyre’den hiç ayrılmaz, bu hâfıza dâhîsi büyük sahâbînin naklettiği her hadîsi yazardı. O kadar ki, bir defasında bizzat üstadından duyduğu bir hadîsi kendisine okuduğunda, Ebû Hureyre (ra): “Ben bunu pek hatırlamıyorum” deyince, bizzat hadîsi kaydettiği defteri getirip göstermiş ve üstadını ikna etmişti. Bu sahifeler, günümüzde Muhammed Hamidullah tarafından neşredilmiş, zannediyorum yapılan karbon tahlillerinde de, Sahîfe’nin onüç asır öncesine ait olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca, ne enteresandır ki, bu hadîsler aynen İbn Hanbel’in Müsned’inde bulunmakta, yine mühim bir kısmı itibariyle Buharî, Müslim gibi sahih kaynaklarda da yer almaktadır. Bu da, hadîslerin, daha Efendimiz (sav) zamanında kaydedildiğini gösterdiği gibi, O’ndan sonra da eksiksiz, yanlışsız ve tam olarak sahâbe, tabiîn ve tebe-i tabiîn kanallarıyla hadîs külliyatına geçtiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu tarihî vâkıalar ve serdettiğimiz hadîsler karşısında, hadîs yazmayı yasaklayan haberler, son dönemin büyük hadîs âlimlerinden Irak’ta yaşamış Ahmed Muhammed Şâkir’in yerinde tesbitiyle, ya sonradan neshedilmiştir; ya da yukarıda izahına çalıştığımız gibi, Kur’ân’ın yanı başına yazılmaması ve hadîs de olsa Kur’ân’a hiçbir şeyin karıştırılmaması içindir.175 Bu mevzûda Efendimiz’in (sav) hassasiyeti, aynen Hz. Ömer’de de vardı. Çünkü, ilk nâzil olduğu dönemde Kur’ân’ın iyice bellenmesi, anlaşılması, ehemmiyet ve fonksiyonunun kavranması ve Allah’ın kelâmı olması ölçüsünde ona ihtimam gösterilmesi gerekiyordu. Aksi halde, hadîs Kur’ân’a karışır, Kur’ân kendine has keyfiyet ve hususiyetini kaybeder ve önceki ümmetlerde yaşanan durum aynen tekrarlanırdı. Bu sebeple, Hz. Ömer’in bu mevzûda gösterdiği tehâlük, bizzat Efendimiz’in de tehâlüküydü. Daha sonra, ashâb-ı kiram, her şeyi apaçık görüp kavradıktan ve her şey yerli yerine oturduktan, hatta “Kur’ân nedir, hadîs nedir?” belli olduktan sonra, -izahına çalıştığımız üzere- hadîsler de Kur’ân gibi ayrıca tedvîn edildi.
Hadîslerin daha ilk dönemde bu şekilde kaydedilmesinden sonra, tarihlerimizde İkinci Ömer diye anılan Ömer İbn Abdülaziz zamanında ise resmen tedvîn edildi. Değişik yerlerde, değişik şahısların ellerinde sahifeler vardı. Çok defa da bu hadîsler, ağızdan ağıza naklediliyordu. Hattâ, bu yüzden ve ayrıca ezberlenip öğrenilmeleri için, nasıl Hz. Ömer, İbn Abbas, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ebû Saîd el-Hudrî ve Zeyd b. Sâbit gibi sahâbeler, hadîslerin hâfızalarda kalması ve ezberlenmesi gerektiği üzerinde durdukları gibi, Şa’bî, Nehâî gibi hadîste yed-i tûlâ sahibi, hâfıza dâhîsi tabiîn âlimleri de ilk başta yazmaya taraftar olmamışlardı. Bununla birlikte, hem kaydedilen, hem de ağızdan ağıza nakledilen hadîsler, Ömer İbn Abdülaziz döneminde resmen tedvîn edilmeye başlandı. Nasıl Yemâme’de çok sayıda Kur’ân hafızının şehit olması, Kur’ân’ın resmen toplanması hususunda Hz. Ömer’in bu mevzudaki tehâlükünü çekmişse, aynı şekilde hadîslerin tedvîn işi de Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin sünnete ait gayretini coşturmuştu.
Çoklarınca birinci müceddid kabul edilen ve Rasûlullah’ın (sav): “İnsanların bozduğunu düzeltenler”176 müjdesine onüç asır önce bihakkın liyâkat gösteren Ömer İbn Abdülaziz (ra), Emevî sarayında yetişmişti. Hadîste, tefsirde, nakd-i ricâlde söz sahibiydi. İki buçuk yıllık hilâfeti süresince, çok genişlemiş İslâm memleketlerinde çok yönlü tecdîd işini gerçekleştirmiş ve İslâm memleketleri sanki melekler tarafından idare edilir bir havaya, bir görünüme bürünmüştü. İşte bu büyük zât, onca hizmetlerine, bir de hadîslerin resmen tedvini gibi, bütün hizmetlerine tâc olacak bir büyük hizmeti ekledi. Vaktiyle Rasûlullah’ın kendisine diyetler ve kısas gibi mevzûlarda bir sahife yazıp verdiği Amr b. Hazm’ın torunu, Medine Valisi Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr İbn Hazm’a bu mevzûda emir gönderdi. Vali de, tâbiînin gençlerinden, fart-ı zekâ (yüksek zekâ) sahibi Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî’yi bu işle vazifelendirdi177. Zührî, “resmî tedvîn” diyebileceğimiz bu mühim işe hemen koyuldu.. ve İslâm hadîs tarihinde ilk resmî “müdevvîn” olma şerefini kazandı. Vali Ebû Bekir b. Hazm, aynı işle bizzat kendisi de uğraşmasına rağmen, derlediklerini gönderemeden Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri vefat etmişti.
Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin başlattığı bu tedvîn faaliyeti, yalnız Medine’de İmam Zührî ile de sınırlı kalmamış, Mekke’de Abdülmelik İbn Abdülaziz İbn Cüreyc, Irak’ta Saîd İbn Ebî Arûbe, Şam’da Evzâî, yine Medine’de Muhammed b. Abdirrahman, Kûfe’de Zâide b. Kudâme ve Süfyân es-Sevrî, Basra’da Hammâd b. Seleme ve Horasan’da Abdullah b. Mübârek, bu işi sürdürmüş ve kendilerinden sonra geleceklere dünya kadar malzeme bırakmışlardı.178
Tedvîn döneminden sonra, hadîsleri mevzûlarına göre sınıflandırmak sûretiyle kitaplar “te’lif etme” mânâsında “tasnif” başlamış ve bu dönem, İslâm hadîs tarihinin altın dönemi olmuştur. Bir yandan, Ebû Dâvûd et-Tayâlîsî, Müsedded b. Müserhed, el-Humeydî ve Ahmed İbn Hanbel gibi mümtaz simalar “Müsned”lerini meydana getirirken; diğer yandan da Abdürrezzak b. Hemmâm gibi kimseler “Musannef” ler te’lif ediyorlardı. İbn Ebî Zi’b ve İmam Mâlik Muvatta’ını ve Yahyâ İbn Saîd el-Kattân ve Yahya İbn Saîd el-Ensârî’nin “Te’lifat-ı Güzide”leri de yine bu altın döneme rastlar. Bu zâtlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Yahyâ İbn Maîn gibi büyük muhaddislerin şeyhleridirler. Nihayet, Kütüb-ü Sitte’nin telif vakti gelmiş ve İslâm hadîs külliyâtının en mevsûk altı kitabı kabul edilen bu eserlerin müellifleri, bir zeberced çağın kapısını aralamışlardır. Hemen hemen aynı zamanlarda yaşayan bu devâsâ kametler, aynı zamanda modern te’lifin de üstadlarıdırlar. Zaten, Buhârî ile Müslim arkadaştı.. Tirmizî, Buhârî’den ders almış bir muasırdı.. Nesâî ve Ebû Dâvûd da aynı dönemin hadîs pîrleriydi. Bunlarla Efendimiz (sav) arasında ancak üç-dört nesil vardı.. ve bu nesillerin altın silsilelerini teşkil eden halkalar, yalanın rüyalarına dahi girmediği büyük zâtlardan meydana geliyordu. Dinin yarısını teşkil eden sünnet, bu şekilde, şek ve şüpheye mahâl bırakmayacak ölçüde, en mevsûk kanallardan, alabildiğine hassas ve kılı kırk yaran muhakkik zâtlar tarafından, hem de tâ sahâbe, tabiîn ve tebe-i tabiîn döneminden başlayarak kaydedilmiş, ezberlenmiş, muhafazaya alınmış ve sonra da harfi harfine nakledilmiş, kitaplara geçmiş ve bu günlere gelip ulaşmıştır. Evet, sünnet, sahabi tarafından, bir dinî kaynak, önemli bir rehber, bereketli bir Kur’ân tefsiri olarak değerlendirildiği, sahip çıkıldığı gibi, tabiîn, tebe-i tabiîn döneminde de, daha da artan bir iştiyakla sahip çıkıldı ve daha sonraki çağlara taşındı.
SONSUZ NUR 3
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.hakikatdamlalari.net/
 
SÜNNETİN RASÛLÛLLAH (sav) ZAMANINDA KAYDEDİLMESİ VE BİLÂHARE TEDVÎNİ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
islamgezginleri :: (¯`·.(¯`·.Hz. Muhammed Mustafa (sav).·´¯).·´¯) :: HADİS VE SÜNNET-
Buraya geçin: