islamgezginleri
hos geldiniz lütfen üye olunuz


islamgezginleri


 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
En son konular
» EN ESKİ VE EN GUVENİLİR
Cuma Şub. 10, 2017 9:51 am tarafından furkan54

» EN ESKİ VE EN GUVENİLİR
Cuma Şub. 10, 2017 9:49 am tarafından furkan54

» Allah Kötülüğü De İyiliği De Murad Eder
Paz Ocak 20, 2013 8:10 pm tarafından Selsebil

» Allah Her Şeyi Önceden Yazı İle Yaratır
Paz Ocak 20, 2013 8:09 pm tarafından Selsebil

» Nefsin mertebeleri
Paz Ocak 20, 2013 8:05 pm tarafından Selsebil

» İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür
Çarş. Ara. 26, 2012 8:41 pm tarafından Selsebil

» ----İnsan----
Çarş. Ara. 26, 2012 8:21 pm tarafından Selsebil

» Kalbin Manevi Halleri
Çarş. Ara. 26, 2012 7:58 pm tarafından Selsebil

Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
Eylül 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930 
TakvimTakvim
ONLİNE HAC REHBERİ
3D MEKANLAR

Paylaş | 
 

 ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
sevgiylekal
Gelişmiş üye
Gelişmiş üye
avatar

Lakap : İmanlı Genç
Rep Gücü : 657
Nerden : istanbul

MesajKonu: ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK   Cuma Eyl. 25, 2009 11:42 pm

Uzunca boylu, buğday tenli, gökçek yüzlüydü. Sakalı büyükçe boynu uzuncaydı. Boynu nur gibi parlardı. Mehabetliydi. Tatlı dilli ve güzel sözlüydü. Halk içinde bulunduğu sırada bile gönlü Hakk ile meşguldü. Türk illerinin saygın mürşidiydi.

ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK:

Şâh-ı Nakşbend hazretleri, kendisine kadar "Hâcegân Yolu" olarak anılan tarikatı "Nakşbendî" yapan kolbaşı. Veliler serdârı bir ulu. Adı Muhammed Bahâuddin b. Muhammed, nisbesi el-Buhârî. Buhârâ yakınındaki Kasr-ı ârifân'dan. Burasının eski adı Kasr-ı Hinduvân. Kendilerine nisbetle "Arifler köşkü" anlamına Kasr-ı ârifân denildi.

"Nakşbend" lâkabının nereden geldiği tam olarak bilinmemekle birlikte tarikatın "hafi zikir" ve "rabıta"yı esas almış olmasından kaynaklandığı söylenmektedir Çünkü "Nakşbend" "Nakışçı, nakışbağı" anlamlarına gelmektedir. Başındaki "Şâh" kelimeside "Gönül Sultanı" anlamına bir saygı ifadesidir.

Şâh-ı Nakşbend, 718 Muharrem'inde (1318 Nisan'ında) Kasr-ı Hinduvân'da doğdu. Bu yıllar Osmanlı Devleti'nin kuruluş yılları. Şâh-ı Nakşbend'in doğumundan tam bir asır evvel, Cengiz Han, Buhârâyı kuşattı. İşgal edip yaktı yıktı ve târ u mâr etti. Bundan sonra Buhârâ, Moğollarla Harezmliler ve İlhanlılar arasında bir çok defa el değiştirerek siyasi açıdan tam bir keşmekeş içinde kaldı. Bahaûddin Buhârî'nin doğduğu zaman Buhârâ, İran Moğolları ile müttefikleri Çağatay hânedânının elindeydi.

Şah-ı Nakşbend hazretlerinin ilk üstadı, dedesinin ve babasının Şeyhi olan Muhammed Baba Simâsî'dir. Kendisinin doğumunu "Benim burnuma bu evden bir er kokusu geliyor" diyerek müjdeleyen ve onu üç günlük bir bebek iken manevi evlatlığa kabul edip terbiyesini halifesi Emir Külâl'e havale eden, odur. Ancak seyr ü sülûkünü yanında tamamlayıp manevi emaneti aldığı mürşidi, Emir Külâl hazretleridir.

DÎNÎ İLİMLERLE MEŞGULİYETİ

Şâh-ı Nakşbend hazretleri, maneviyat yoluna girmeden önce bir süre dînî ilimler tahsili için Semerkand'a gitti. Onsekiz yaşında Semerkant'taki tahsilini tamamlayarak memleketine döndü ve evlendi. Evlenmesinden bir süre sonra ilk şeyhi Simâsî vefat etti. Bu arada Kasr-ı Hinduvân'a gelen Emir Külâl, Bahâeddin'e şeyhinin vasiyetini hatırlatarak, onun manevi eğitimiyle meşgul olmaya başladı. Şeyhiyle birlikte Nesef'e giden Bahâeddin Buhârî yedi yıl kadar orada kaldı.

Abdülhâlik Gucdüvânî zamanında gizli zikre önem veren "Hacegân yolu"nda Mahmud İncir Fağnevî ile cehri zikir, hafi ile birleştirildi. Şâh-ı Nakşbend hazretleri gizli zikre olan meyilleri sebebiyle bir bakıma Abdülhâlik Gucdüvâni'nin üveysi müridi oldu.

O'nun vaz' ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan aldığı ruhani üveysi terbiye dairesinde yetişti. Müridinin halindeki farklılığı sezen ve onun cehri zikre katılmayışı dolayısıyla müridlerinin tepkisini bilen Emir Külâl, bir müddet sonra ona: "Şeyhim Muhammed Baba Simâsî'nin senin yetişmen konusundaki emirlerini yerine getirdim. Göğsümde ne varsa sana aktardım. Ama senin himmet kuşun beni geçti. Artık kemâl semasında dilediğiniz gibi uçmağa tarafımdan mezunsun" diyerek icazet verdi.

Suhâr'da bir mescid inşası sırasında beşyüz müridin huzurunda gerçekleşen bu icazetten sonra Şâh-ı Nakşbend, oradan ayrıldı. Emir Külâl'in halifesi Arif Dikgirâni'nin dergahında yedi yıl sohbetine katıldı. Bunun ardından on iki yıl kadar Yesevî şeyhlerinden Kusem Şeyh ile Halil Atâ'nın sohbetlerinde bulundu. Bir ara hükümdar olan Şeyh Halil Atâ'nın bertaraf edilmesinden sonra çok üzülen Bahâeddin Nakşbend, dünya işlerinden büsbütün soğuyarak Buhârâ köylerinden Ziverton'a yerleşti. Mevlânâ Bahâeddin Kışlâkî'den hadis okuyan Bahâeddin Nakşbend'in Herat, Merv, Nişabur beldelerine muhtelif seyahatleri oldu. Daha şeyhinin sağlığında irşada mezun olduğu için etrafında geniş bir mürid ve muhib kitlesi oluşmuştu.

Şeyhi Emir Külâl vefatı sırasında (771/1370) müridlerine Muhammed Bahâeddin'e bağlanmalarını vasiyet etmişti. Üç defa hac maksadiyla Hicaz'a gitti. Son haccında halifelerinden Muhammed Pârsâ'yı müritleriyle Nişabur'a gönderdi. Kendisi Herat'a giderek orada bulunan Zeyneddin Ebû Bekir Tâyibâdî ile üç gün süreyle sohbetlerde bulundu ve Nişabur'da bulunan Muhammed Pârsâ ve diğer ihvanına yetişti. Hac dönüşü Bağdad ve Merv'e uğrayan Şah-ı Nakşbend, daha sonra Buhârâ'ya geldi ve vefatına kadar irşad hizmetini orada sürdürdü.

Bir ara Herat hükümdarı Müizzüddin Hüseyn tarafından hediyyeler gönderdilerek Herat'a davet edildi. Bu görüşme sırasında Sultan'a pek iltifat etmemesi, onun halk nezdindeki "Şâhlığını" yani gönüller sultanı olma özelliğini daha da artırdı. Buhârâ'nın ilim ve irfan çevrelerinde gördüğü hüsn-i kabul ve saygı, ilmini ve tasavvufî kişiliğini göstermektedir. 791/ 1389 yılında doğdukları Kasr-ı ârifan'da 73 yaşında hastalandı ve bir süre sonra Hakk'a yürüdü.

Hakkında yazılan eserlerden Enîsu't-tâlibin'in verdiği bilgilere göre Hakim Tirmizi'nin eserlerini okumuş ve fikri olgunluğa o eserler sayesinde ermiştir. Hatta yirmi iki yıldan beri onun tarikında olduğunu söylediği kaydedilmektedir. Bu ifadeler, O'nun tasavvufun amelî ve âhlakî tarafından başka, fikri tarafıylada ilgili bulunduğunun delilidir.

Şah-ı Nakşbend hazretleri çok mütevazi bir hayat yaşadı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet tarikini ihtiyar ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlûkatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı.

ÜVEYSİ ÜSTADI GUCDÜVÂNÎ

Çağına yetişmeden, yüz yüze görüşmeden feyz aldığı "üveysî" mürşidi Abdülhâlik Gucdüvânî ona âlem-i mânâda şu nasihatta bulunmuştu: "Oğlum Bahâeddin, zikr-i ilâhi'den fariğ olma! Mahlûkata hâlisâne hizmet et. Çünkü Hakk'a giden yol, hizmetten geçer. Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzre ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittibâ et, ruhsatları bırak, bid'atlerden kaç insanlar, hayvanlar ve bitkiler senden hizmet bekliyor. Hafi zikre sarıl. Allah yâr ve yardımcın olsun."

Bu vasiyetin tesiri ve fıtratındaki merhametin muktezasınca, onun yaralı hayvanlara baktığı; yaralarını tedavi ettiği hattâ, sokakların temizliğiyle bile meşgul olarak halka hizmet ettiği rivayet edilir.

Sordular:

- Sizin dervişliğiniz mevrûs mudur, yoksa mükteseb midir

Şâh-ı Naşkbend buyurdu:

- Bizim dervişliğimiz Hak cânibinden bir cezbedir. Hakk'ın ikramıdır

— Peki sizin tarikınızda cehrî zikir, halvet ve semâ var mıdır?

— Hayır, yoktur.

— Öyleyse sizin tarikatınızın esası nedir?

— Bizim tarikatımızın esası "halvet der-encümen"dir. Yani zâhir halk ile, bâtın Hakk ile bulunmaktır. "El kârda, gönül yârda" olmaktır. Nitekim Kur'an'daki "Ne ticaret ve ne de alış-verişin Allah'ın zikrinden alıkoymadığı erler vardır" (en-Nûr. 24/37) ayetinde bunlara işaret vardır.

Şâh-ı Nakşbend hazretleri, ileri ufuklara bakmayı daima yükselmeyi öğütleyen bir mânâ sultanıydı. Müridlerine:"Eğer himmetimizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmette öyle olmalısınız ki, ayaklarınızla başıma basmalısınız." Yani sizin mânevi dereceniz benden daha yukarılara ulaşmalı.

ASIL KERAMET, KERAMETİ GİZLEMEKTİR:

O'nun tâlim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi, setredilmesiydi.

Çünkü Hak Teâlâ bazan veli kulunu kerametle taltif ederek kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul, gayenin keramet değil, istikamet ve Hakk rızası olduğunu anlarsa kurtulur; değilse ayağı sürçer ve tökezler. Mâneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâh-ı Nakşbend'e göre en büyük keramet kerameti örtmek ve gizlemektir. Bu yüzden kendisinden: "Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?" diye soranlara şu cevabı veriyor: "Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz?"

Cezbe ve taşkınlıktan, meclisinde sayha ve nârâ atılmasından hoşlanmazdı Nitekim birisi bulunduğu mecliste: "Allah!" diye uzatarak haykırdı. O şunları söyledi: "Bu haykırış, gaflet işaretidir. Bizim meclisimizde gafillere yer yok."

NEFS KONUSUNDA

Nefs konusunda şöyle konuşurdu::"Nefislerinizi kınayın. Çünkü nefsini kınamasını bilen onun hile ve mekrini bilir." "Nefsin bineğindir, ona şefkatle davran'' hadisindeki nefs, "mutmeinne" derecesine ermiş nefstir.Yoksa emmare olan nefs değildir. Nitekim Kur'an'daki:"Nefs, kötülüğü çokca tahrik edicidir, ancak Rabbimin merhamet ettiği nefis müstesna" (Yusuf, 12/53) âyetinde istisnâ tutulan nefs de budur.

Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde "Eziyet veren şeyi yoldan uzaklaştırmayı" imândan saymışlardır. Şâh-ı Nakşbend hazretleri, bu hadisteki ezayı "nefs", yolu da Hak yolu ve tarikat olarak yorumlardı ve bu duruma göre hadisin anlamı Bâyezid Bistamî'nin buyurduğu gibi, "Nefsini bırak da gel" şeklindedir. Hak ehli kimselere muhabbete bile mani olan nefsten geçmek nefsin sıfatları, esaretinden kurtulmak gerekir.

Buhara ulemasından biri, Şâh-ı Nakşbend hazretlerine sordu:

- Bir kul namazda huzura nasıl erebilir? Cevap verdi:

- Dört şeyle:

1. Helâl lokma

2. Namaz dışında da Hakk'ı asla unutmamak,

3. Abdest sırasında da gafletten uzak durmak; Hakk ile olmak.

4. İlk tekbiri alırken kendini Hakk'ın huzurunda bilmek.

MARİFET NESEPTE Mİ İKTİSÂBDA MI?

Kemâl ve mârifetin haseb ve neseble değil, iktisâbla olduğuna inanırdı. Bu yüzden kendisine "Sizin silsileniz nereye ulaşır, ve kime dayanır?" diye soran birine: "Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz." diye karşılık verdi.

Kur'an'daki "Ey müminler Allah'a inanın" (en-Nisâ, 4/136) âyetini her göz açıp kapamada bu fânî vücûdu nefyedip mabûd-i hakiki'yi isbat etmektir" diye yorumlamıştır.

Mâsivâya aldanıp bağlanmayı bu yolda en büyük perde olarak görmüş, kelime -i tevhiddeki "Lâ ilahe" tabiat putunu nefydir. "İllallah" gerçek mabûdû isbâttır. "Muhammedun Rasûlullah" Hazret-i Rasûle ittibâdır. Bu yüzden zikirden maksad, bu sırra ermektir. Zikir sırasında mâsivâ bilkülliye nefy olmalıdır, sayısının çok olması şart değildir.

Şâh-ı Nakşbend hazretleri, yolunun esasını "sohbet" olarak tanımlamıştır. "Yolumuz sohbetledir. Halvette şöhret vardır. Şöhrette de âfet. Hayr ve felah cem'iyette, halk arasına karışmaktadır. Sohbete devam, iman-ı hakikiye imkân sağlar. Bizim tarikimizde az amel ile çok fütûh olur. Çünkü sünnete ittiba zor iştir ve bizim yolumuz sünnet yoludur."

HACEGÂN YOLU VE NAKŞÎLİK

Bilindiği gibi, Şâh-ı Nakşbend hazretleri, Hâcegân yolunun Hace Abdulhâlik Gucdüvânî tarafından tesbit edilen "on bir" esasını ihyâ etti. Nakşbendiyye yolunu daha sağlığında Buhârâ, Semerkand ve Maveraünnehir bölgesine yaydı. Güçlü ve müteşerri halifeleri sayesinde yıllar yılı İslâm ülkelerinde tesir ve nüfuzunu devam ettirdi. Şâh-ı Nakşbend, Hanefî mezhebindeydi. Kendisinin tasnîf buyurdukları "Evrâd-ı Bahâiyye" sinden başka eseri yoktur.

Ancak müridi ve halifesi Muhammed Pârsâ ve diğer halifeleri, bazı sözlerini tespit etmişlerdir. Osmanlıların kuruluş yıllarında teessüs eden tarikatı, XIV. Asırdan itibaren Osmanlı ülkesinin muhtelif yerlerine yayılma imkânı bulmuştur.

Buhârâ'da bulunan kabri, yetmiş yıllık komünist rejim sırasında halkın manevi himaye odağı gibi hizmet görmüş, gizli zikri esas olan tarikatı vicdanlarda mahpus imanları korumuştur.

-Kaddesallahu sirrahu'l-Aziz-
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
sevgiylekal
Gelişmiş üye
Gelişmiş üye
avatar

Lakap : İmanlı Genç
Rep Gücü : 657
Nerden : istanbul

MesajKonu: Şah-ı Nakşibend Hâce Bahaûddin {K.s.}   Cuma Eyl. 25, 2009 11:44 pm

Mevlana Necmeddin Dâderek el-Kufeynî’ anlatır:

- Şah-ı Nakşibend Hazretleri Karaşi’deydi. O vakit ben Buhara’ya gitmiştim. Buhara’dayken bir an gönlümde, Hace Hazretlerinin beni çağırdığına ilişkin bir şeyler hissettim. Buhara’da duramıyordum. Bir an önce yola çıkmak istiyordum. Nihayet Karaşi’ye doğru yola koyuldum. Karaşi’ye ulaştığımda öğle vakti sularıydı. Hace Hazretlerinin sohbetlerine katılmak için az bir zaman kalmıştı. Derken sohbet vakti geldi. Hace Hazretlerinin dergâhında çok sayıda sufi toplanmıştı. Müritlerden bazıları bana şunları anlattı:

Hace Hazretleri dün, ‘Benim Buhara’da Mevlana Necmeddin Dâderek adlı bir müridim var. Onu, yarın öğle vakti gelmesi için davet ettik, dedi.

Hace Alâüddin Hazretleri, Seyyid Emir Külâl Hazretlerinin oğlu Seyyid Burhan’dan şunları anlatmıştı:

- Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Suhâr’da evime teşrif etmişti. O vakit Hace Hazretlerine, Mevlana Arif’i çok özlediğimi, ancak onun, şu an Nesef’te bulunduğunu söyledim. Mevlana Arif’in bize gelmesi için himmet buyurup, mübarek hatırlarını Mevlana Arif’e yöneltmeleri istirhamında bulundum. Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

- Biz, Mevlana Arif’i çağıracağız. İnşaallah buraya gelecek, dedi.

Daha sonra Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Seyyid Emir Külâl Hazretlerinin evinin damına çıktı. Ard arda üç kez:

- Mevlana Arif!..Mevlana Arif!...Mevlana Arif!.. diye seslendi.

Sonra da bize, ‘O sesimizi duyup buraya gelmek üzere yola çıktı!..’ dedi. Kısa bir süre sonra, Mevlana Arif geldi. Hâdise kendisine sorulduğunda Mevlana Arif:

- Ben filan gün filan saatte Nesef’te oturuyordum. O vakit, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin beni çağırdığını duydum. Hemen yola çıktım geldim, dedi.

Âdeta bu, Hz.Ömer’in Sâriye b. Züneym’e (r.a) seslenişine benziyordu.85 Bir ara Hace Alâüddin Hazretleri de Buhara köylerinden birindeydi. Sohbet sırasında bir ara ayağa kalktı, şöyle dedi:

- Şu anda Mevlana Arif, Nesef’te... Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin hizmetinde bulunuyor, bizi çağırıyor.

Bunun üzerine Hace Alaüddin, Buhara’dan Nesef’e doğru yola çıktı. Hace Alâüddin’in Nesef’e ulaştığı sırada, olanları gören bir derviş şunları anlatmıştı:

- Hace Alâüddin Hazretleri, Nesef’e ulaşınca Mevlana Necmeddin ile buluştu. Mevlana Necmeddin, kendisine ‘seni üç kez çağırmayınca gelmiyorsun!..’ diye sitem etti. O bunları anlatırken Şah-ı Nakşibend Hazretleri, onları izliyordu...

Hace Alâüddin Hazretleri anlatır:

- Bir akşam vaktiydi... Şah-ı Nakşibend Hazretleri bir grup müridiyle, Atâ adında bir sufinin evindeydi. Yaz günü olduğundan evin damında oturuyorlardı. Evin yakınında da, şehrin yöneticisinin büyük bir konağı vardı. Şah-ı Nakşibend Hazretleri sohbet ve irşat ile meşgul olurken, şehrin yöneticisinin evinde kadın-erkek toplanmış, saz, söz ve raks meclisi düzenlemiş bir anlamda âlem havası hâkim olmuştu. Sesler, Hace Hazretlerinin cemaatinde bulunanlar tarafından net duyuluyordu. Şah-ı Nakşibend Hazretleri:

- Bu, bizim için bir imtihan, bu tür sözleri dinlemek İslâm’a uygun değil. Bu sebeple kulaklarımıza pamuk tıkayalım!..dedi.

Hace Hazretleri daha sözlerini tamamlamamıştı ki, artık o sesleri duymamaya başladık. Ertesi gün çevredeki insanlar Atâ’nın, evinin yakınlarından gelen müzik ve raks seslerinden dolayı çok rahatsız olduklarını dile getirmeye başlamışlardı. O gece herkes, Hace Hazretlerinin sohbetini nasıl dinleyebildiklerini sordular. Dervişler, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bereketiyle o sesleri duymadıklarını söylüyorlardı. Olanları anlattılar. İnsanlar bunu işitince meselenin, bu zatın velâyetinden kaynaklanan bir keramet olduğunu anladılar, Hace Hazretlerine olan muhabbetlerini dile getirdiler.


Şah-ı Nakşibend
Şeyh Ahmed es-Sıddıkî
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
sevgiylekal
Gelişmiş üye
Gelişmiş üye
avatar

Lakap : İmanlı Genç
Rep Gücü : 657
Nerden : istanbul

MesajKonu: MUHAMMED BAHÂEDDÎN NAKŞIBEND HAZRETLERİ VE HİZMET   Cuma Eyl. 25, 2009 11:45 pm

MUHAMMED BAHÂEDDÎN NAKŞIBEND HAZRETLERİ VE HİZMET

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.A)

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Siz kardeşlerine bugün kısacık bir vak'ayı duyurmak isteyeceğim... Bizim büyüklerimizden --malum-- Nakşıbend Muhammed Bahâeddin Hazretleri var. Onun menâkıbını okuyordum. Babaları ondaki cezbe halini anlayaraktan, daha 18 yaşındayken, Muhammed Baba Semmâsî Hazretleri'ne götürüp teslim etmiş; "Bu evlâdımı sizin terbiyenizde yetiştirmenizi rica ederim!" diyerekten.

Bir müddet onun hizmetinde bulunduktan sonra, ömürleri vefa etmemiş; Muhammed Baba Semmâsî Hazretleri rahmet-i Rahmân'a kavuşmuşlar. O sıralarda da bu Bahâeddin Hazretleri'ni, Emir Külâl Hazretleri'ne teslim etmişler, "Bunun terbiyesi size ait!" diyerekten.

Bir müddet de onun terbiyesinde bulunduktan sonra, aşk-ı ilâhiden kendini zabtedemiyor; memleket memleket gezerekten, kendisini daha güzel ve daha çabuk yetiştirecek kimseler arıyor. O arada bir büyüğe rast gelmiş. "Ona altı sene hizmet ettim, fakat bir netice alamadım." diyor. "Sonra bir Allah dostuna rast geldim. O, bana dedi ki:

'--Halin nasıl?'

Dedim ki:

'--Bulduğum zaman yiyorum, bulmadığım zaman şükrediyorum.'

'--Bu iş değil! Onu herkes yapar.' demiş.

'--Nedir efendim?' demiş.

'--Hiç olmazsa bir hafta aç kaldığın zaman da, kimseyi rahatsız etmeyeceksin. Kimseye halini anlatmayacaksın, sabredeceksin."

Sonra bana dedi ki:

'--Sen içini düzelt! İçini ıslah eyle... Hatıralarını ıslah eyle... Sonra da zuafa ve miskinlere hizmet eyle!'

Bir müddet bu hizmeti yaptım. Sonra dedi ki:

'--Şimdi de hayvanlara hizmet eyle!.. Yaralıları bul tedavi eyle, hastalarını tedavi eyle, bak onlara!..' dedi.

Sonra da bana sokakların temizlenmesini emretti. Sokakları temizlemek üzere de yedi sene çalıştırdı beni. Ben de aşk ile, şevk ile çalıştım, bu hizmetlere... Neticesinde diyor ki:

'--Evlad insan ne zaman maarif-i ilâhiyyeye ve hakàyık-ı ilâhiyyeye vasıl olur?'

'--Bilmem efendim...'

'--Ne zaman ki, kalbini tasfiye eder, temizler; o zaman vasıl olur.' dedi."

Tasfiye demek; kötü ve çirkin huylardan onu arıtır, iyi huylarla doldurur içini. O zaman kalb tasfiye olmuş olur. Bu tasfiyeden sonra da insanlara, hatta hayvanlara hizmeti cana minnet bilir.

Hacegân Hazretleri buyurmuşlar ki:

"--Bu tarîkın binası, kuruluşu yâni, zamanın iktizasına göre hizmet üzerine kurulmuştur. Ne zaman ki hizmete ihtiyaç vardır; zikir ve murakabeler geriye, başka vakitlere bırakılır, o andaki insanlara olan hizmete bakılır. Hizmet dururken, benim zikrim var diye zikirle meşgul olmak, büyük hatadır." demişler.

Onun için Nakşıbend Hazretleri yine diyor ki:

"--Biz bu --büyüklüğü demiyelim de-- olgunluğu, kitaplardan bulup da almadık. Kitaplardan olgunluk şöyledir diye okuduk da öyle olduk değil... İnsanlara hizmetle bulduk!.. Biz olgunluğu, kemâli insanlara hizmetle bulduk!" diyor.

Onun için bir şiirinde yazmış, "İnsanlara hizmet edenler, Arş'a kadar yükselir." demiş. Yani Mi'rac dediğiniz yükseklik, ancak hizmetin mukabilinde, bu hizmetin de Allah rızası için olması şartıyladır.

Ubeydullàh-i Ahrar Hazretleri de bu tarikın mensuplarından olmakla beraber, diyor ki:

"Abdullahil-Ensàrî Hazretleri'nin hamamına, ben de insanlara hizmet için gittim. O kadar hizmette gayret gösterdim ki, artık efendi midir köle midir, zengin midir fakir midir; bunu ayırt edecek halim kalmadı.

Herkese aynı hizmeti görmekle mükellef idim. Hatta bir vakitleri dört tane, humma denilen hastalığa tutulmuş hasta geldi. Onların tedavisi için çamaşırlarını yıkıyordum, üstlerini başlarını yıkıyordum, yemeklerini tedarik ediyordum; onlara bakıyordum. Derken ben de tutuldum hastalığa... Fakat hastalığa tutulduğum halde de, onlara hizmeti terk etmedim. Yine hasta olduğum halde dışardan su taşıyıp getiriyordum; onları yıkıyordum, çamaşırlarını yıkıyordum, temizliyordum; hizmetlerine bakıyor idim.

Bir vakit yine bu Abdullahil-Ensàrî Hazretleri'nin hamamına gittim. Oradaki insanlara hizmet ederken, bir gün 14 --veya 16-- tane insan geldi. Onların da hizmetlerinde hiç kusur etmedim. Yıkadım, keseledim, temizledim. Üstlerini başlarını temizledim. Fakat hiç birisinden de on para almadım. Para için yapmadım bu işleri, Allah için yaptım."

Onun için, insanlığın en yüksek noktasına vâsıl olmuşlar. Tâ 700 senesinin insanı, fakat bugün tarih onları unutamıyor, biz de unutamıyoruz. Allah bizi affetsin... Gaye Allahın rızasını kazanmaktır. Allah rızası da Allah'ın kullarına hizmetle olur. Kendi menfaati için değil de; Allah'ın rızasına uygun amelleri işlemek, Allah'ın rızasını kazanabilmek için hayırlı ameller...

Hoca efendinin de söylediği gibi, iman ve amel-i salihlerde ileriye gitmek, ancak insanlara lâyık olan hizmeti yapabilmekle olur. Halbuki, Sadreddin-i Konevî Hazretleri --Konyada medfun-- onun 12 nasihatından birisi:

"--Sen ne kadar büyük adam olursan ol; alim ol, zengin ol, kuvvetli ol; ne olursan ol.. Fakat iyi bil ki, karşındaki en zayıf insan senden daha hayırlı ve senden daha efdaldir."

O en zayıf gördüğün, hakir gördüğün insana; "Allah-u Teàlâ'nın indinde o benden daha sevgili ve benden daha hayırlı ve efdaldir." de; ona yan gözle, hor gözle, bakma!.. Bugünkü insanların yaptığı çirkinlikleri sen de yapma!..

Allah hepimizi affetsin de insanların kadr ü kıymetini bilip onlara hizmet etmeyi nasib eylesin... Allah'ındır bu mahlûkun hepsi... Köpek de Allah'ın mahluku... Bütün varlıklar Allah'ın mahlukudur. Bu Allah'ın mahluklarına, sen de elinden gelen hizmeti yap!..

Bunların en şereflisi insandır. İnsanı insan yetiştirebilmek için gayret etmemiz lazım! Dünyalık yetiştirirsin, olur bir dünya adamı. Çok da paralar alır, fakat dünya adamıdır. Dinden haberi yok, imandan haberi yok! Gideceği yer cehennemdir belki de... Buna değil hizmet, bunu Allah'ın yoluna çevirebilip, Allah'ı buna anlatmak en büyük hünerdir. Onun için dinini iyi öğren! Dinsizleri dine getirmek için gayretini göster!..

Allah cümlemizden razı olsun.. Cümlemizi sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun...

Sevdiği, razı olduğu kul olabilmek için de, Allahı'n kullarına candan hizmet lâzım!..

El-Fâtihah!..

.......................

Esselâmü aleyküm!..

20 Haziran 1980 Cuma
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
HaZaN
Site Yöneticisi

Site Yöneticisi
avatar

Ruh Hali :
Lakap : HaZaN
Rep Gücü : 656

MesajKonu: Geri: ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK   Salı Mart 02, 2010 5:43 pm

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.ashabiyemin.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
islamgezginleri :: (¯`·.(¯`·.Dini ilimleR.·´¯).·´¯) :: İSLAM TARİHİ-
Buraya geçin: